Karınca Misali

Karınca Misali

145

‘Ulan eskiden üşüşürdünüz, şimdi tık yok! Tabi bu saatte simit mi yenir? Şimdi mısır olacaktı, bak nasıl üşüşürdünüz.’

Cam giydirmeli biçimsiz binanın çatısındaki terasta, kasvetli bulutların arasında tanıdık kanat çırpışlarını ararken, ellerini hâkî görünümlü paltosunda kuruladı. Umutla ellerini birleştirip baş parmaklarının arasına üfleyerek kumru sesi çıkarmaya başladı.

‘Arkadaş bizde şans yok. Yavrucuklar bile bize küstü. Bugün onları tavlayamayacağız. Hava bozacak ya, belki ondan gelmiyorsunuz değil mi?’

Çatının pervazındaki simitleri biraz daha ufalarken yüzünü ekşitip aşağıya hafifçe eğilip baktı. Simitlerin susamları ile kırıntıları havada yavaşça süzülerek birbirleriyle yarışır gibi düşüşe geçmişti. Neyse ki terasta gagalanmayı bekleyen parçalar çoğunluktaydı.

‘Hergele gelmedi daha. Aşağıda mı bekleseydim? Yok burası iyi. Arabayı gördüm mü, merdivenlerde kıstıracağım pezevengi. Bakalım kaç tane itiyle gelecek. Bu vakitlerde damlardı havalı havalı. Kim bilir kimin canını yaktın da, havalı cipinde, iğrenç dişlerini göstere göstere keyifle nargileni yudumluyorsundur. İç bakalım Ballıca, son nargileni iç.’

Sağ eliyle belini yokladı. Tekrar gökyüzüne baktı eli belindeyken. Sonra eskimiş paltosunun cebinden nargile marpucunu çıkarttı.

‘Bana yapmayacaktın. Baba Gazi’ye yapmayacaktın. Senin için kaç kelle aldım şerefsiz! Ama Baba Gazi yapar, Baba Gazi korkmaz, Baba Gazi bacağa da sıkar, yeri geldi mi kafaya da… Ulan yediniz lan beni! Betondan mezarları göğe yükseltip milleti nasıl yediyseniz, beni de yediniz.’

Aşağıya bakarken elindeki marpucu cebine attı. Ellerini, birbirine çırpıp simit kırıntılarını silkeledikten sonra kumru ıslığı için birleştirdi. Birden aşağıya sarkıp bağırmaya başladı.

‘Uyuyorsunuz lan uyanın! Ben uyandım. Açın lan gözünüzü! Şunlara bak! Dünyadan haberleri yok. Karınca gibi… Ama karıncalar başkadır. Karıncaların bile bir haysiyeti var. Yanlış yapamazsın o alemde. Herkes işini bilir. İşçisi işini yapar askeri yuvayı korur. Arada güçlü olan kraliçeyi düdükler. İşçi askere dayılanamaz, asker de işçiye. Delikanlıdır karıncalar…

Sarktığı yerden doğrulup gerilerken cebinden marpucu çıkarttı. Tam içecek gibi ağzına götürürken kaskatı kesildi. Yüzü acıyla çarpıldı. Beceriksizce hazır ola geçti.

‘Karıncalar, karıncalar komutanım! Her yeri sardılar. Benim üstümde, Bekir Yüzbaşının üstünde, Samet’in dışarıya fırlamış bağırsaklarında, önümde çamur gibi simsiyah kanla yanmış botlarda… Kopmuş parçalar… Paramparça… Paramparça!.. Mermiler vızır vızır tepemizden geçiyordu. Onlar korkmuyordu ısırmaya devam ediyorlardı. Vallahi komutanım. Ateş mi edeyim üstümü mü temizleyeyim şaşırdım. Bir ara ateş kesildi, ama ben nasıl tepiniyorum, üstümdekileri yırtıyorum. Her yanımı sarmışlar gözümün içine bile girmeye çalışıyorlar. Çavuş diye biri bağırdı ama ben hiçbir şey görmüyorum. Bekir Yüzbaşı değildi, o olsaydı… Öldü değil mi? Kimse kalmadı bir ben kaldım değil mi? Hatırlamıyorum, hatırlayamıyorum. Yok! Hayır, hayır gözükmüyorlar. Komutanım son olarak bir durumumu arz edeceğim. Sağ olun elim ayağım sağlam da… Ben artık yarım bir adam mıyım? Nasıl olur komutanım, bir yanlışlık var bu işte görüyorsunuz… Karıncalar değil mi, onlar yaptı, onlar yedi…’

Terasın beton korkuluğuna çökerken marpuç elinden sıyrılıp düştü. Ahşap betonda hiç ses çıkarmadı. Oynamadı düşmenin etkisiyle, durdu hiç sallanmadan. Elleri boş kaldı Baba Gazi’nin. Koca bedeniyle yıllara meydan okurcasına, saniyelere, dakikalara inatla dondu kaldı. Sonra ellerini yavaşça birleştirdi. Önce cılız çıktı kumru yakarışı. Sonra bina yığınından, gökyüzüne saydırdı kumru çığlığı. Şafağın umuduyla geceye teslim olurken son kez yankılandı nefes.

‘Gelmezseniz gelmeyin koca memeli tavuklar!’

Hızla doğrulup, simit parçalarına elinin tersiyle vurarak aşağıya attı. Düşen kırıntılara bakarken tükürdü.

‘Hava karardı minibüs gelmedi daha. Yoksa geldiler de ben mi görmedim. Aşağıya inip bir baksam… Çaycı Necati beni bir daha görürse kıllanır. O ibneyi de vururum. Mermiyi ağzına verdim mi? Tabi lan hıyar! En son şarjöre okunmuş mermimi koydum, şak ağzına verdim. Emniyeti kapadım. Önce emniyet, sonra hareket! Nerde benim zımbırtım?..’

Yerdeki marpucu görür. Ne zaman düşmüştü ki? Ya cebindeydi ya ağzının kenarında.

‘Yaktım seni. Bu sefer acımak yok. Sen bunu bilemezsin. Sen hep başkasına acırsın. Acıdığını söyleyip, beslersin. Ben artık doydum. Sana acımadan dizini patlatacağım! Tabi önce itlerini geberteceğim. Dizini patlatacağım! Ağlamaya başladığında nereni patlatacağımı biliyorum. Bu marpucu senin ta…’

Küfürler iki kısa cep telefonu melodisiyle kesildi. Baba Gazi marpucu ağzına alırken telefonunu paltosunun cebinde aradı. Bulamadı. İç ceplerini yokladı. Yoktu. Sonunda arka cebinden çıkartıp mesajı okudu. Yüzündeki kırışıklıklar, vahşi bir dağ aslanın avına saldırırken aldığı hal gibi sertleşti. Saliselere meydan okurcasına durdu kaldı. Telefonu ve marpucu paltosunun cebine koydu. Omuzları düşerken gölgesini görüp irkildi. Sonra aptalca bir rahatlıkla gölgesine anlaşılmaz bir küfür savurdu. Terasın çıkışına doğru itilircesine ayaklarını sürüyerek yürüdü. Kapıyı açıp, marpucu ağzına aldı. Elindeki susamları temizledi ve kapıdan aşağıya ağır adımlarla sürüklendi.

En İyi Hikaye örnekleri için sitemizi ziyaret edebilirsiniz.




One thought on “Karınca Misali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir